Hiç iyi hissetmiyorum. 22 yaşında, üniversite mezunu, iş hayatına çoktan atılmış fakat hayatın anlamı denen mitin peşinde zavallı bir ergen gibi hissediyorum kendimi. Sürekli çözülmeyi bekleyen yeni bir problem, ve mütemadiyen ertelenen mutluluklar. Ne uzun süredir bekliyorum mutlu olmak için? Yanlış budur belki de. O kadar efsaneleştirdim ki Almanya hikayesini, sağıma soluma bakmadan sadece adımlarıma odaklanmış yürüyorum. Ne etrafımdaki küçük mutluluklar, ne de karşıma çıkan küçük insanlar. Hepsi irite edici.
Sanırım stabil mutluluk diye birşey yok. Başarı, mutluluk, para pul, hakkında yazılan tüm yazılar, hepsinin sırrını bulmuşçasına bilmiş bilmiş yazan yazarlar... Hepsi deli saçması. Şu sıralar, kafası en az benim kadar karışık etiyle kanıyla kafasıyla gerçek insan rolünü çoktan kabullenmiş yazarlardan başkasını çekemiyorum. Kendisi çoktan hayatı bulmuşçasına atıp tutan, 'diğer' zavallı insanlara ışık saçmaya çalışan aptal yazarlardan ölümüne tiksiniyorum. Eminim her gece yatağa yattıklarında onlar da koca bir boşluk duygusu eşliğinde uyuyorlar.
Sanırım çok uzun bir süredir depresyondayım. Depresyonda olmamak seçenekler arasında mı ki?
İşten çıkıyorum, boğazın güzelliği bir nebze olsun sakinleştiriyor. Ardından metroya binince işin rengi değişiyor. Mesai saatinin bitişi ile plazalardan çıkan ve akın akın metroya ilerleyen yürüyen merdivenlerdeki takım elbiseli modern köleler. Hepsi çok gururlu ve marur görünüyor. Benim gözümden o kadar zavallılar ki... Modern kölelik... Şu sıralar en çok kullandığım isim tamlaması. Hayat gerçekten böyle birşey mi? 40 yılını günde 8 saat ofis masası başında harcayıp bir ev bir araba alıp, akşamları ve haftasonları güzel yemekler yiyip, dergilerde ve vitrinlerde gördüğün o 'klass' kıyafetleri giymek mi gerçekten? Ya da, 50ne kadar çalışıp, hayatını harcayıp, birikimini çoluk çocuğunun rahat yaşamasına adamak mı? Benim hayatım çöpe atılmışken onların iyi okullarda okuyup özel sağlık sigortalarından faydalanmaları filan mı? O halde hayatın gerçekten böyle birşey olduğuna inandırılmışlara gelsin bu yazı...
Sıkışmış, yapışmış, hareket edemez halde, koskoca bir delikte gibi hissediyorum kendimi. Baba parası yemek için fazla gururluyum. Bir taraftan da bitmek bilmez özgürlük hevesim. Bağımsızlık mücadelem para kazanmaktan geçiyor madem, sevdiğim bir iş yapmam gerekiyor. Fakat uluslararası ilişkiler mezunu olarak bir meslek sahibi olarak mezun olmadığımdan yolumu bulmam oldukça komplike görünüyor şu an için. Herşey gibi, tüm hayaller gibi, bunu da Almanya'ya erteliyorum.
Bir sonraki yazım iş hayatından spesifik örnekler şeklinde olacak.
Hoşçakalın sevgili olmayan okurlarım.
Almanya dan merhabalar ..
YanıtlaSilBloğuma yorum bıraktığından beri, sana bir an önce cevap yazmak istedim, surekli bir şey girdi araya erteledim, öyle adettendir diye bir cevap olmasın istedim bu yuzden ..
Kim oldugumu hatırlaman için "Köln diyorum.." ..
Köln hayalini kurmaya başladığımda senin yaşındaydim, suan farkettim .. 22 yasında ilk kez hatta bir tesadüf eseri Köln'e gittim, o gün gitmeseydim, hayatım cok farklı olurdu bundan eminim, çünkü yanımda bulunan insanlar o sehri boyle sevmemde büyük etken oldu, farklı bir zamanda farklı insanlarla gitseydim sevmezdim biliyorum .. Aradan 12 yıl gecti, bir an önce orada yasamak istemiştim ama nedense hep baska bir yol açıldı hayatımda, kendimi hep istemediğim yerde buldum ve aynen senin bu yazında bahsettigin düşüncelerle karamsarlığa düştüm .. Hep ertelemekle geçtim son 12 yıl ..
Ben hayatımda hiç birşeyi bu kadar istemedim, kimse beni bu konuda anlayamadı, nasıl anlayabilirlerdi ki?
İlk kez aynı hislere sahip bir insanla karşılaşıyorum, bende buna cok şaşırdım, bitmek bilmeyen bir gülümsemeyle okudum yazdıklarını :)
Umudunu sakın kaybetme .. Sakın .. Sakın ..
Bak ben buradayım .. Sen niye olmayasın??
Sevgiler,
Çiğdem