13 Ekim 2012 Cumartesi
Şöyle demiş Tolstoy
"bu hayat bana karşı düzenlenmiş aptalca bir oyundan ibaretti. beni var eden bir varlığı kabul edemesem de, düşüncelerim şöyle gelişiyordu: birisi bana, beni dünyaya yollamakla, çok normal gözüken son derece derinliksiz, sığ bir şaka yapmıştı. istemeden de olsa, bir yerlerde, beni bu hale sokan birinin bana alayla bakıp, katıla katıla güldüğünü hissediyordum. benim 40-50 yıl boyunca öğrenip gelişerek, bedenen ve zihnen büyüyüp nasıl hayatımı sürdürdüğüme bakıyor ve şimdi aklım tam kemal noktasına ulaşıp olgunlaşmışken, tam hayatımın zirvesinde olduğum şu dönemde, bana tepeden bakarak; “hayatta hiçbir şey yoktur ve olmayacaktır” tarzındaki görüşe ulaştığımı görüyor ve bana kahkahalarla gülüyordu. benimle eğlenen, dalga geçen böyle biri olsun ya da olmasın; bu beni ilgilendirmiyor. beni düşündüren, hayatımda yaptığım herhangi bir eyleme mantıklı bir açıklama getiremiyor oluşumdu. hastalık ve ölüm, beni ve sevdiklerimi yakalayıp sonsuzluğa götürecek, geriye pis bir koku ve kurtçuklardan başka bir şey kalmayacak. yaşadıklarım ve başarılarım, er-geç unutulup kaybolacak ve ben, o zaman hayatta olmayacağım. o zaman; bütün bu hengame niye? neden çabalıyoruz ki boşu boşuna? insanoğlu nasıl olur da bu boşluğu görmeden hala yaşama devam edip, onun için çaba sarf eder? anlaşılacak gibi değil açıkçası... bir insanın yaşayabilmesi, ancak “hayatın sarhoşluğuna” kapılmışsa mümkün olabilir. ayıldığında ise, hayatın sadece bir yanılsama hem de aptalca bir yanılsama olduğunu görecektir. işte bütün mesele bundan ibaret! ne komik ne de esprili bir yanı var; sadece acımasız ve aptalca..."
daral gelmesi ne demektir?
Hiç iyi hissetmiyorum. 22 yaşında, üniversite mezunu, iş hayatına çoktan atılmış fakat hayatın anlamı denen mitin peşinde zavallı bir ergen gibi hissediyorum kendimi. Sürekli çözülmeyi bekleyen yeni bir problem, ve mütemadiyen ertelenen mutluluklar. Ne uzun süredir bekliyorum mutlu olmak için? Yanlış budur belki de. O kadar efsaneleştirdim ki Almanya hikayesini, sağıma soluma bakmadan sadece adımlarıma odaklanmış yürüyorum. Ne etrafımdaki küçük mutluluklar, ne de karşıma çıkan küçük insanlar. Hepsi irite edici.
Sanırım stabil mutluluk diye birşey yok. Başarı, mutluluk, para pul, hakkında yazılan tüm yazılar, hepsinin sırrını bulmuşçasına bilmiş bilmiş yazan yazarlar... Hepsi deli saçması. Şu sıralar, kafası en az benim kadar karışık etiyle kanıyla kafasıyla gerçek insan rolünü çoktan kabullenmiş yazarlardan başkasını çekemiyorum. Kendisi çoktan hayatı bulmuşçasına atıp tutan, 'diğer' zavallı insanlara ışık saçmaya çalışan aptal yazarlardan ölümüne tiksiniyorum. Eminim her gece yatağa yattıklarında onlar da koca bir boşluk duygusu eşliğinde uyuyorlar.
Sanırım çok uzun bir süredir depresyondayım. Depresyonda olmamak seçenekler arasında mı ki?
İşten çıkıyorum, boğazın güzelliği bir nebze olsun sakinleştiriyor. Ardından metroya binince işin rengi değişiyor. Mesai saatinin bitişi ile plazalardan çıkan ve akın akın metroya ilerleyen yürüyen merdivenlerdeki takım elbiseli modern köleler. Hepsi çok gururlu ve marur görünüyor. Benim gözümden o kadar zavallılar ki... Modern kölelik... Şu sıralar en çok kullandığım isim tamlaması. Hayat gerçekten böyle birşey mi? 40 yılını günde 8 saat ofis masası başında harcayıp bir ev bir araba alıp, akşamları ve haftasonları güzel yemekler yiyip, dergilerde ve vitrinlerde gördüğün o 'klass' kıyafetleri giymek mi gerçekten? Ya da, 50ne kadar çalışıp, hayatını harcayıp, birikimini çoluk çocuğunun rahat yaşamasına adamak mı? Benim hayatım çöpe atılmışken onların iyi okullarda okuyup özel sağlık sigortalarından faydalanmaları filan mı? O halde hayatın gerçekten böyle birşey olduğuna inandırılmışlara gelsin bu yazı...
Sıkışmış, yapışmış, hareket edemez halde, koskoca bir delikte gibi hissediyorum kendimi. Baba parası yemek için fazla gururluyum. Bir taraftan da bitmek bilmez özgürlük hevesim. Bağımsızlık mücadelem para kazanmaktan geçiyor madem, sevdiğim bir iş yapmam gerekiyor. Fakat uluslararası ilişkiler mezunu olarak bir meslek sahibi olarak mezun olmadığımdan yolumu bulmam oldukça komplike görünüyor şu an için. Herşey gibi, tüm hayaller gibi, bunu da Almanya'ya erteliyorum.
Bir sonraki yazım iş hayatından spesifik örnekler şeklinde olacak.
Hoşçakalın sevgili olmayan okurlarım.
Sanırım stabil mutluluk diye birşey yok. Başarı, mutluluk, para pul, hakkında yazılan tüm yazılar, hepsinin sırrını bulmuşçasına bilmiş bilmiş yazan yazarlar... Hepsi deli saçması. Şu sıralar, kafası en az benim kadar karışık etiyle kanıyla kafasıyla gerçek insan rolünü çoktan kabullenmiş yazarlardan başkasını çekemiyorum. Kendisi çoktan hayatı bulmuşçasına atıp tutan, 'diğer' zavallı insanlara ışık saçmaya çalışan aptal yazarlardan ölümüne tiksiniyorum. Eminim her gece yatağa yattıklarında onlar da koca bir boşluk duygusu eşliğinde uyuyorlar.
Sanırım çok uzun bir süredir depresyondayım. Depresyonda olmamak seçenekler arasında mı ki?
İşten çıkıyorum, boğazın güzelliği bir nebze olsun sakinleştiriyor. Ardından metroya binince işin rengi değişiyor. Mesai saatinin bitişi ile plazalardan çıkan ve akın akın metroya ilerleyen yürüyen merdivenlerdeki takım elbiseli modern köleler. Hepsi çok gururlu ve marur görünüyor. Benim gözümden o kadar zavallılar ki... Modern kölelik... Şu sıralar en çok kullandığım isim tamlaması. Hayat gerçekten böyle birşey mi? 40 yılını günde 8 saat ofis masası başında harcayıp bir ev bir araba alıp, akşamları ve haftasonları güzel yemekler yiyip, dergilerde ve vitrinlerde gördüğün o 'klass' kıyafetleri giymek mi gerçekten? Ya da, 50ne kadar çalışıp, hayatını harcayıp, birikimini çoluk çocuğunun rahat yaşamasına adamak mı? Benim hayatım çöpe atılmışken onların iyi okullarda okuyup özel sağlık sigortalarından faydalanmaları filan mı? O halde hayatın gerçekten böyle birşey olduğuna inandırılmışlara gelsin bu yazı...
Sıkışmış, yapışmış, hareket edemez halde, koskoca bir delikte gibi hissediyorum kendimi. Baba parası yemek için fazla gururluyum. Bir taraftan da bitmek bilmez özgürlük hevesim. Bağımsızlık mücadelem para kazanmaktan geçiyor madem, sevdiğim bir iş yapmam gerekiyor. Fakat uluslararası ilişkiler mezunu olarak bir meslek sahibi olarak mezun olmadığımdan yolumu bulmam oldukça komplike görünüyor şu an için. Herşey gibi, tüm hayaller gibi, bunu da Almanya'ya erteliyorum.
Bir sonraki yazım iş hayatından spesifik örnekler şeklinde olacak.
Hoşçakalın sevgili olmayan okurlarım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)